| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
İzmirden bakış... aus İzmir.
Yazılar arşiv 03.2009 Other entries in 2009-03 resimler, videolar

ŞARLATANLAR ORDUSU-Clown Army

SarlatanlarOrdusu Şarlatanlar ordusu...

Onlar, başbakanlara domates atıyor, dalga geçiyor, sorunları karikatürize ediyor, polislere çiçek veriyor. Yani eleştiriyi mizahlaştırarak başlıyorlar eylemlerine. Fransız, Alman, Avusturyalı, Belçikalı, İrlandalı, Kanadalı, İsviçreli palyaçolardan oluşan bir ordular.

Mete Kızık

Cumhuriyet / Dergi- Katherina Jasmin’le bilgisayardan konuşuyordum. Hiç ilgisi yokken birden şunları söyledi:

Orduya katıldım. Emir alıp, vereceğim. Artık kendime özgü üniformam var. Gerekirse tetiğe basmaktan çekinmeyeceğim. İçimdeki enerjiyi ordum için kullanacağım. Strasbourg ve Kehl’deki NATO 60. yıl kutlama şenliklerinde yer alacağım.”

Kafamda şimşekler çaktı, başımdan kaynar sular döküldü... Ne işi vardı orduda?.. Barışseverdi, akıllıydı, güzeldi, öğrenciydi, henüz 17 yaşındaydı... Üstelik Viyana Gazze’ye Yardım Girişimi’nin liseliler sözcüsüydü...

Boğazıma soru işaretleri takılırken, kahkahasıyla yanıtladı:

Senin bana geçen yaz gönderdiğin fotoğraftaki gruba katıldım. Şarlatanlar Ordusu’ndayım. Ben de isyancıyım. Çünkü yaşamayı seviyorum. Devrimlerin ve isyanların olmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu nedenle biz dünyayı değil, kendi dünyamızı değiştiriyoruz. İnsanlığı saran makine ruhuna karşı çıkıyorum. Çünkü bu dönemde de isyankârların sevmeye, öğrenmeye, tartışmaya, düşünmeye başarmaya ihtiyaçları var. Ben de bunu yapıyorum...”

68’den bugüne...

En son “G8 2007 Heiligendamm Zirvesi” protesto gösterilerinde birlikte olduğum Şarlatan Ordusu’nun kökleri, Batı-Avrupa’da 68 küresel isyan dönemine kadar uzanıyor. Başbakanlara domates atmakla, dalga geçmekle, sorunları karikatürize etmekle, polislere çiçek vermekle, eleştirinin mizahlaştırılmasıyla başlıyor eylemler.

Büyük gösterilerde “Birleşmiş Milletler Şarlatanlar Ordusu” da kuruluyor. Fransız, Alman, Avusturyalı, Belçikalı, İrlandalı, Kanadalı, İsviçreli palyaçolardan oluşuyor ordu. Avrupa çapında örgütleniyorlar. Aralarında çok sayıda güzel sanatlar fakültesi öğrencisi de var. Eylemlerini çok dilde yapıyorlar ve grubun neredeyse tamamı, kadınlardan oluşuyor...

Uluslararası gösterilerin ve muhalif seslerin “taraflı medya”ca cam kıran eylemci, molotof atan militan olarak çarpıtılmasına karşı çıkıyorlar. Ne diyordu bir Fransız asker Heiligendamm’da:

Bizler orduyuz. Bizler gezegenimizde gözle görünür, görünmez bir savaşın içinde yaşıyoruz. Para diktatörlüğünün yaşama karşı olan savaşı bu. Bu savaş gözyaşlarına, kan akıtılmasına ve acılara yol açıyor. Oysa bizim ordumuz düşündürmekten, eğlenceden, renklerden yana.”

Günümüzde mitinglerin, yürüyüşlerin, toplantıların, sanatın olmazsa olmazı oldular... Nerede bir eylem varsa Şarlatanlar Ordusu orada bitiveriyor. Maskaralık, hokkabazlık yapıyorlar. Amaçları direnişin kültürel ve sanatsal yönünü de ortaya koymak. Böylece bir yandan, eylemcilere keyifli dakikalar yaşatıyorlar, diğer yandan da resmi kurumlarla, güvenlik güçleriyle dalga geçiyorlar. Polisleri asabi yapıyor onlar...

Nasıl mı? Su tabancalarıyla “güzellik saçın!” komutu üzerine polislere doğru taarruza geçiliyor. Topallayan asker, poposunu tutan fareli albay, gözlük yerine teleskop takan başçavuş ve bin bir kılıktaki askerler tetiğe basıyor. Mermi değil, çiçekler, leblebi, bazen su çıkıyor namluların ucundan. Polis kalkanlarının tozunu alıyorlar... Köpük baloncukları uçuruyorlar polislerin üzerine. Balonlar atıyorlar “Sizler balonsunuz” şarkısıyla.

Boya dolu ampuller “Böcekler, atış serbest!” komutundan sonra polis kalkanlarında patlıyor. Ardından boyalı kalkanları sözde temizlemek için harekete geçiyorlar. Güya siliyorlar ama kalkanlar bu kez gökkuşağına bürünüyor. Ahhh siz hınzır askerler...

Çişli bardakları polislere sunuyorlar, susuzluklarını gidermek için. Yetmiyor cinlikleri... Güvenlik güçlerine taş atan eylemci mi olur bu devirde? Bir şarlatan derin sevgileriyle, çiçek sunuyor polise. Onlarca kamera ve gazeteciler görev başında olduğundan polis zoraki olsa da çiçeği alıyor. “Kokla! Kokla!” istekleri yükseliyor şarlatanlardan. Keşke reddetseydi acemi polis... Koklamasıyla karabiber dolduruyor gözlerini... Peşine megafonlu bir açıklama “General Fasulye”den: Genetiği ve kimyası değiştirilmiş her şey sağlığa zararlıdır. Polisler de bu tehlikeyle karşı karşıyadır!”

Her devrimin en büyük yanılgısı can sıkıntısı içinde olmasıdır, dans edilememesidir. Ne diyordu 68’in Fransız eylemcileri?

Can sıkıntısı karşı devrimdir”... Tek düzelik sekterleşmeye, özgürlüklerin kısıtlanmasına, insan hakları ihlaline yol açıyor. Direnişin renkli olması yaşamsal bir önem taşıyor, geleceğin güvencesi anlamına geliyor. Onlar diyor ki: Bizim kimliğimiz saklı. Çünkü ünlü olmayı reddediyoruz. Gerçek kimliğimiz, fiziki görünüşümüz yerine giysilerimizle, takma isimlerimizle sesleniyoruz. Sakladığımız yüzümüz, burnumuzla bireyin fişlenmesine karşı çıkıyoruz. Sanatımızla onlara yanıtımızı, rüyamızı ve dileklerimizi belirtiyoruz. Biz direnişin renklerini, zenginliğini gösteriyoruz...” 

metekizik@cumhuriyet.com.tr

HAYALET BİSİKLET-(Ghost Bike)

 

H2222222222ayalet Bisikletler dünyayı sarıyor

 

METE KIZIK

 

Yerküremizin büyük şehirlerinde çevre ve gürültü kirliliğini azaltma, solunası hava yaratma ve ulaşımda kolaylığı sağlamak için arayışlar sürüyor. Özellikle kent merkezlerinde temiz hava ve gürültüyle mücadele öne çıkıyor. Avrupa şehirlerinin neredeyse tümünde metro ve tramvay sistemiyle toplu ulaşım sağlanıyor. Öyle ki şehirlerde özel otolarla ulaşım, seçenek olarak bile geçerli değil artık... Birçok cadde ve sokak yaya bölgesi olarak düzenlenerek araç trafiğinden arındırılıyor. Çok sayıda “arabasız bölge” oluşturuluyor. Sokaklar oyun bahçesi, eğlence, yaya ve gezinti bölgesine dönüştürülüyor. Hatta kent merkezlerine araç girişi bile yasaklanıyor, kısıtlanıyor, park ücretleri artırılıyor. Bu arada bisiklet, önemli bir alternatif seçenek olarak öne çıkıyor.

Bisikletin geçmişi 17. yüzyıla dek uzanıyor. Dört tahta tekerlekli, elle çevrilen pedallılarından, şimdilerde elektro bisikletlere uzanan evrim var.

Bu sağlık ve çevre dostu araç, 80'li yılların başına kadar sadece spor ve kısa mesafe ulaşım aracı olarak kabul görüyordu. Ancak çevre bilincinin artması, iklim değişiklikleri, kentleri yaşanılır kılma isteği, bisiklet ve kültürünü daha da önemli kıldı.

Özellikle şehirlerde yaşayanların bisikletle yolculuk yapmaları durumunda, karbondioksit (CO2) salınımında önemli ölçüde azalma olacağı uzmanlarca belirtiliyor. Berlin, Nürnberg, Viyana, Bern gibi birçok kentte merkezler araç trafiğine kapalı. Paris'in bir çok bölgesine araba girişi yasak. Tüm sokak ve caddeler bisikletliler, yayalar, patenliler için. Örneğin 12, 14 ,16 ve 19. bölgeler mahalle sakinlerinin taşıtları, taksiler ve ilk yardım araçları dışında trafiğe kapalı. Bu sayede Paris'in göbeğindeki Seine Nehri'nin sahil yolunda insanlar kilometrelerce temiz hava soluyor, yayalar, bisikletliler, patentliler kaza korkusundan uzak özgürlüğün de tadını çıkartıyor. Bu durum CO2'nin neredeyse en düşük düzeye inmesine ve Paris'in en temiz hava bölgesi olmasına yol açıyor.

Türkiyemizde ise bu türden bölgeler parmakla gösterilecek kadar az. Büyüklerimiz sayesinde temiz hava olarak ne yazık ki sadece sigara konusu beyinlere yerleştiriliyor. Sanki kent merkezlerindeki egzos gazı, gürültü, ince tozlar “temiz hava” nın unsurları değil...

Kaldırımları gasp eden araçlar, yollarda yürümek zorunda bırakılan yayalar, kurallara uymayan maganda sürücüler, alışamadığım manzarayı oluşturuyor. Yayalara ve bisikletlilere olan tavırları da biliyoruz... Üstelik sürücülerin kurallara uymaması sonucunda bir çok yaya ve bisikletli yaşamlarını yitiriyorç Örneğin, Niyork'ta günlük 200 bini aşkın kişinin bisikleti ulaşım aracı olarak kullanırken, 2006 yılında bu şehirde bisiklet kazalarında ölenlerin sayısı 23 olur.

 

Manzara böylesine vahimdir...


Hayalet Bisiklet” (Ghost Bike), ABD'den dünyaya yayılan bir akım... San Fransisko'lu sanatçı Joe Slata tarafından yaratıldı. İlk kez bu 2003 yılında St. Loui'de bir gurup eylemci sanatçı tarafından gerçekleştirilmeye başlandı. Şehirlerdeki bisiklet kazalarına ve bisiklet sürücülerinin yaşamlarını kaybetmesine tepki vermek ve dikkat çekmek üzere kuruldu. Bir gece, 20 beyaza boyanmış bisiklet, kazaların olduğu noktalara bırakıldı. Bisikletlerin üstüne kazada ölen ve yaralananın kimliği, kaza nedenini açıklayan bir not yerleştirildi. Bisiklet kazasında yaşamını yitirenler bisiklet dünyasında yaşatılmaya devam edilmek istenir.



Kazalarda ölenleri geleneksel anma tören yerine, “ hayalet bisiklet” eylemiyle hem anmayı bir haftaya yaymak hem de bisikletlilerin yol ve yaşam haklarını gündemde tutmayk hedeflenir. Yolların da bisikletlilere ait olduğu gerçeği hatırlatılır. Anma törenleri lirik ve sanatsal biçime dönüştürülür. Arabaların insan ve çevre sağlıgına zarar vericiliği bir kez daha vurgulanır.


Bu “hayalet bisiklet” eylemi kamuoyunda büyük ilgi çekti ve diğer ülkelere yayıldı. Şu anda 15 ülke ve 80 şehirde örgütlenen “hayalet bisiklet” hareketi, giderek kamuoyunun dikkatini çekiyor.

Bisikletlilere saygı ve anlayışın ülkemizde de büyümesi, araç trafiğine kapalı bölgelerin çoğalması dileğiyle... metekizik@cumhuriyet.com.tr

 

EKO PORNOo

Leona Johansson EKO_porno.fff
Hafta Sonu 07.03.2009

METE KIZIK

Annem bana savaşma seviş dedi. 

İsveçli Leona Johansson, sevgilisi Norveç’li Tommy Hol Ellingsen... İkisi de doğa ve çevre tutkunu. Sevgililerin dünyaya yayılan şöhretlerinin gerekçesi pek duyulmadık türden... Amazon ormanları için sevişiyor, porno film yapıyor, internet sitelerine koyuyorlar. Üye sayıları 5 bini aşıyor... Üye ödentilerinin tamamı Amazon ormanlarını kurtarma çabalarına gidiyor...

Doğal yaşam ortamları, onların gözde mekanları. Çayır çimen, parklar, koruluk ve ormanlar, kuş sesleri, kirpiler, kelebekler arasında sevişmekten hoşlanıyorlar. Ne demişler, “İki gönül bir olunca samanlık seyranlıktır.

Seyranlık da, Leona‘nın anlatımıyla daha sonra neler gelir başlarına:

Beş yıl önceydi. Sevgilimle porno film çeviriyorduk arada bir. Diğer porno filmlerinden farklıydı. Doğayı, ağaçları, insan sevgisini de katıyorduk küçük filmlerimize. Norveçte bir Punk rok konseri düzenlenmişti. “The Cumsots”, yaklaşık dört bin kişiye söylüyordu. Doğa, çevre, insan ve hayvan hakları zaten ilgimiz alanındaydı. O şarkı sözleri üzerine karar verdik ve Tommy’le sahneye fırladık, sevişmeye başladık. Yok olan ağaçlar, amazonlar için bir şeyler yapmalıyız diye bağırdım sahnede orgazmı yaşarken. 10 dakika içinde 15 bin avro toplandı.

PARANIN GÖZÜ ÇIKSIN

Sonraki gelişimeler daha da ilginç...

Sahnede “seks” gösterimi bir anda Norveç kamuoyunun gündemine oturur. Cinsel özgürlüğün dünyada en geniş biçimde kabul görmesine karşın konserdeki manzara, yargı tarafından hoş karşılanmaz. Haklarında dava açılır.

Mahkemede doğada sevişmekten hoşlandıklarını, kendilerini seyretmek isteyenlerin özgürlüğüne engel olmak istemediklerini belirtirler. Ancak fatura kesilmiştir. Üç bin dolar cezaya çaptırılmaktan kurtulamazlar. Cezayı ödemezler. Üst mahkemeler kararı tartışırken cezaevi gündeme gelince, Berlin’e yerleşme düşüncesi şekillenmeye başlar kafalarında...

Bir sorun daha vardır bu arada, konserde toplanan paralar ne olacak?..

Paranın gözü çıksın, kökü kurusun, kötülüklerin kaynağı para, başlarına olmuştur bela...

Parada pulda gözleri yoktur oysa.

Toplanan parayı Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın (WWF) Norveç şubesine vermek isterler. Ancak bağış kabul edilmez. Çünkü işin içinde “seks” vardır. Bu kez Norveç Amazonları Kurtarma Derneği’ne başvururlar. Pencereden atılmadıkları kalır... Ahlaki gerekçeleri dikkate alan ve üye kaybetmekten çekinen kurumlar, bu yardımı kabul etmez. Parayı Amazonlar için kullanacak kurum, bulamazlar...

DOĞAYA SAYGILI

Orman için toplanan paranın ağırlığı, küfe olmuştur sırtlarına...

Düşünür, taşınırlar... Eko - porno açılımını geliştirir bu iki kafadar. Düşüncelerini arkadaş gurubuna açarlar. Çözüm eko-porno sitesi kurmaktır. Öyle bir site olmalıdır ki var olan endüstriyel pornoya karşı çıksın aynı zamanda. Çevreye, canlılara, ağaçlara, amazonlara saygılı ve geçimini Amazon’dan sağlayanlara da yararlı olabilecek bir eko-porno gurubu hayal ederler.

Rüyaları gerçekleşmeye başlar. Bir yıl içinde sitelerine üye olanların sayısı bini bulur. Siteye giriş ücreti aylık 15 dolar. Üyeler kendi erotik, porno fotoğraflarını ve amatör çekimlerini bu siteye koyar. Tek koşul, kullanıcıların doğaya saygılı porno çevirmeleridir.

2005 yılı sonunda sitede toplanan para 100 bin doları bulur. Her üye ödentisinin 3 doları büro, internet, Amazonlar’a ulaşım giderleri için kullanılır. Gelir ve giderler tamamıyla denetime ve eleştiriye açık bir şekilde üyelerin bilgisine sunulur. Bu arada ABD porno endüstrisinin yıllık 5-7 milyar dolar ciro yaptığını da anımsatalım. Toplanan parayı Ekvatordaki eko projesi Seeds Dream için ayırırlar. Öte yandan Kosta Rikada orman arazileri satın alınır. Üçüncü amaç, Brezilya Amazon ormanlarında küçük de olsa bir alanı kurtarmaktır. Bunu da başarırlar.

SÖYLEMDE KALMIYORUZ

Berlin’deki cankuşlarım sayesinde telefonla ulaştığım Leona öykünün geri kalanını tipik bir Berlin şivesini kullanarak “ick” (ich yerine) şöyle anlattı: Zevk, seks ve politika bence birbirinin ayrılmaz parçalar. 68 kuşağı savaşma seviş şiarını talep etti. Annem bana savaşma seviş dedi. Ben ve arkadaşlarım yeni kuşak çevreciler olarak taleplerle yetinmedik. John Lennon ve Yoko bir hafta boyunca pijamalarıyla yataktan çıkmayarak Vietnam Savaşı’nı protesto etmişlerdi. Biz de sevişerek, porno film yaparak, çevre katliamına karşı duruyoruz. Söylemde kalmıyoruz. Hem yerleşik tabulara saldırıyoruz, hem de sevişmenin doğanın bir parçası olduğunu gösteriyoruz kamuya açık olan yerlerde bile. Bu arada endüstriyel pornoya karşı çıkıyoruz.

Karşılaştıkları güçlükleri anlattı bu arada Leona, özellikle feminist çevrelerden gelen tepkileri. Doğasal bir etkinlik olarak gördükleri seksin aktif ve pasif biçimde eleştirilmesini anlamadıklarını belirtti. Bu türden eleştirilerin aslında toplumun kadınlar üzerine kurduğu cinsellik baskısının yansıması olduğunu belirtti.

Leona ile sohbetimiz yanıtsız bıraktığım bir önerisiyle noktalandı:

Sen de ormanlar için, doğa için bizimle porno film çevirmek ister misin?

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=42002

leona johanssonnmailto:metekizik@cumhuriyet.com.tr?subject=YoreNet e-MEDYA ${TARIH}-${YAYIM_ADI}-${HKODU}

"GÜZEL GÜNLERİN" İKİ ÇOCUĞU

Babasının kızı, annesinin oğlu

METE KIZIKSAYFA3 HAFTA SONU KAPAK

İtalyan Başbakanı Berlusconi’nin, Arjantin’de faşist cunta döneminde siyasi tutukluların uçaktan denize atılmalarıyla ilgili olarak “Güzel günlerdi. Yere böyle indiriliyorlardı” sözü dünya çapında eleştirildi. İşte Berlusconi’nin o güzel günlerinin bugün biri sarayda, diğeri sahalarda yer alan iki çocuğu. Biri babasını hâlâ ısrarla savunurken, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkuyor.

Arjantin denince akla, tango, bira bardağı, İsebal Peron, kayıplar, faşist cunta, Plaza De Mayo, beyaz tülbentliler, Maradona, Beşiktaşlılar için de Delgado gelir...

Bu hafta içinde gazetemizde, İtalyan Başbakanı Berlusconinin Arjantinde faşist cunta dönemiyle ilgili bir haberi vardı. Başbakanlığının yanında P2 locası üyesi, vergi kaçakçısı, AC Milan kulübünün gizli başkanı ve gladyoyla yakın ilişkilerinden söz ediliyordu.

Geçen hafta tuttu bir demeç verdi. Cunta döneminde siyasi tutukluların uçaktan denize atılmalarıyla ilgili olarak:

Güzel günlerdi. Yere böyle indiriliyorlardı.”

Bu sözleri dünya çapında eleştirildi.

Aynı döneme ilişkin Che Gueveranın hemşerisi Delgadonun, geçen yılın ocak ayında Beşiktaş resmi dergisinde yayımlanan röportajını anımsadım bir anda. Diyordu ki: “İnsanlar evden çıkıyormuş ve bir daha geri gelmeyebiliyormuş. Nerede olduğundan, başına ne geldiğinden de kimsenin haberi olmuyormuş. Evet, ben küçükmüşüm, ama annemin babamın anlattıklarını dinleyince bile tüylerim diken diken oluyor. Gerçi diktatörlük sona ermişti, ama benim yaşadığım bölgede de toplumsal sorunlardan ötürü sokağa çıkıp bir daha geri dönmeme ihtimali çok büyüktü. Çok tehlikeli bir dönemdi.”

Berlusconinin “güzel günlerdi” dediği dönemi anlatmaya devam ediyor Delgado:

Öyle dönemler yaşadık ki, bir devlet başkanımız vardı (adını söylemeyeceğim, çünkü uğursuzluk getiriyor!), onun döneminde özellikle zenginler çok zengin, yoksullar ise daha çok yoksul oldular. Orta sınıf diye bir sınıf kalmadı. Evet ben de çok kötü bir mahallede yaşadım, ama annem böyle kötü konuştuğumu duysa çok kızar. Sonuçta bizim evimizde her zaman sıcak yemek vardı, kalorifer vardı...”

DELGADO VE MAXIMA

O döneme ilişkin yaşananlar, İtalya Başbakanının sözlerini yalanlıyor:

Neler olmuştu, anımsayalım.

Berkeleyden başlayan kıvılcım, okyanus sınırlarını aşarak 1968 küresel isyanıyla dünyayı sarar. Bu durum Batı ülkelerinde demokrasinin sınırlarının genişletilmesine ve yöneticilere karşı isyan bayrağı açılmasına neden olur. Toplumun ve yasaların demokratikleştirilmesi, bununla beraber kadın haklarıyla özgürlük kavramlarının irdelenmesinde büyük adımlar atılır. Dönemin kadınları, kendilerini seks unsuru olarak gören yerleşik anlayışa karşı çıkarak “vermeyeceğiz” bayrağını yükselttiler.

68 isyanı özellikle Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde ulusal kurtuluş hareketlerine dönüşerek ABD, kapitalizm ve emperyalizmden kurtuluş anlamına bürünür.

Gelişen bu dalgalara karşı dünya halklarının kadın, çocuk, çalışanlardan yana ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen özlemleri ve mücadeleleri Washington patentli politikalarla engellenmek istenir. Çok değişik politikalar yaşama geçirilmeye başlanır. Bu amaçla Şilide demokratik seçimler sonucu iktidara gelen ilk solcu Allende hükümeti CIA ve Uluslararası Haberleşme Şirketi (ITT) işbirliğinde devrilir. Faşist Pinochet cuntası yönetime el koyar.

Arka bahçeden, bu kez aynı politika, Arjantinde uygulanır. Dünyada yükselen sol dalga, cuntanın sürmekte olduğu Arjantin kıyılarını sallar. Peroncular ve sosyalist hareketler cuntayı sıkıştırır. Yükselen toplumsal muhalefet sonucunda cunta çözümü Juan Perona iktidarı devretmekte bulur. Peron başbakanken ölünce, eşi İsabel Peron 1974 Temmuzunda görevi devralır. Karanlık güçler yeniden tezgahlar üretmeye başlar. Yükselen enflasyon ve faşist terör 24 Mart 1976da Jorge Videla öncülüğündeki faşist cuntayı getirir. Askeri cunta solun her kesimine savaş açar. Beş yıl sürecek dönemde 30 bini aşkın Arjantinli devrimci açık ve gizli şekilde katledilir. Kayıpların, işkencelerin, yargısız infazların gerçekleşmediği saat neredeyse yoktur. Stadyumlar toplama kampına çevrilir. Gece yarısı evlerinden, yataklarından alınıp götürülen binlerce insandan, bir daha haber gelmez. Ne mezarları, ne de kemikleri bulunabilir... Kaybettirildiler. Bazı devrimciler uçaktan atıldı. Anneler evlatsız, çocuklar annesiz babasız, sevgililer yarsız bıraktırıldı...

Geniş kesimlerin çıkarlarına ters olan bu yokluk, baskı, şiddet ortamında varlık içinde yaşayanlar eksik olur mu hiç? Bunlardan biri de dönemin Tarım Bakanının kızı Maxima Zoregueta. Bizim Delgadodan on yaş büyüktür. Maxima, ülkenin en iyi kolejinde okur. Üniversite eğitimi için ABDye gider. Kemal Derviş’e, Bilal Erdoğan’a da kucak açan Dünya Bankasına girer. Ülkesinin iflasına yol açan ve milyonların çok uzun yıllar kemer sıkma politikaları nedeniyle açlık, yoksulluk içinde yaşamasına yol açan kredileri veren Dünya Bankasında üst düzeyde çalışmaya başlar...2002de Hollanda Prensi Willem-Aleksanderla evlenir, Hollanda Prensesi olur. Babasının yakın arkadaşı Berlusconiyi sık sık ziyaret eder...

O “güzel günlerin” iki çocuğu biri sarayda, diğeri sahalarda. Biri babasını hâlâ ısrarla savunur, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkar...

İtalya Başbakanı “Güzel günlerdi” sözünü Maximadan almış olmasın sakın!

metekizik@cumhuriyet.com.tr