"GÜZEL GÜNLERİN" İKİ ÇOCUĞU
Babasının kızı, annesinin oğlu
İtalyan Başbakanı Berlusconi’nin, Arjantin’de faşist cunta döneminde siyasi tutukluların uçaktan denize atılmalarıyla ilgili olarak “Güzel günlerdi. Yere böyle indiriliyorlardı” sözü dünya çapında eleştirildi. İşte Berlusconi’nin o güzel günlerinin bugün biri sarayda, diğeri sahalarda yer alan iki çocuğu. Biri babasını hâlâ ısrarla savunurken, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkuyor.
Arjantin denince akla, tango, bira bardağı, İsebal Peron, kayıplar, faşist cunta, Plaza De Mayo, beyaz tülbentliler, Maradona, Beşiktaşlılar için de Delgado gelir...
Bu hafta içinde gazetemizde, İtalyan Başbakanı Berlusconi’nin Arjantin’de faşist cunta dönemiyle ilgili bir haberi vardı. Başbakanlığının yanında P2 locası üyesi, vergi kaçakçısı, AC Milan kulübünün gizli başkanı ve gladyoyla yakın ilişkilerinden söz ediliyordu.
Geçen hafta tuttu bir demeç verdi. Cunta döneminde siyasi tutukluların uçaktan denize atılmalarıyla ilgili olarak:
“Güzel günlerdi. Yere böyle indiriliyorlardı.”
Bu sözleri dünya çapında eleştirildi.
Aynı döneme ilişkin Che Guevera’nın hemşerisi Delgado’nun, geçen yılın ocak ayında Beşiktaş resmi dergisinde yayımlanan röportajını anımsadım bir anda. Diyordu ki: “İnsanlar evden çıkıyormuş ve bir daha geri gelmeyebiliyormuş. Nerede olduğundan, başına ne geldiğinden de kimsenin haberi olmuyormuş. Evet, ben küçükmüşüm, ama annemin babamın anlattıklarını dinleyince bile tüylerim diken diken oluyor. Gerçi diktatörlük sona ermişti, ama benim yaşadığım bölgede de toplumsal sorunlardan ötürü sokağa çıkıp bir daha geri dönmeme ihtimali çok büyüktü. Çok tehlikeli bir dönemdi.”
Berlusconi’nin “güzel günlerdi” dediği dönemi anlatmaya devam ediyor Delgado:
“Öyle dönemler yaşadık ki, bir devlet başkanımız vardı (adını söylemeyeceğim, çünkü uğursuzluk getiriyor!), onun döneminde özellikle zenginler çok zengin, yoksullar ise daha çok yoksul oldular. Orta sınıf diye bir sınıf kalmadı. Evet ben de çok kötü bir mahallede yaşadım, ama annem böyle kötü konuştuğumu duysa çok kızar. Sonuçta bizim evimizde her zaman sıcak yemek vardı, kalorifer vardı...”
DELGADO VE MAXIMA
O döneme ilişkin yaşananlar, İtalya Başbakanı’nın sözlerini yalanlıyor:
Neler olmuştu, anımsayalım.
Berkeley’den başlayan kıvılcım, okyanus sınırlarını aşarak 1968 küresel isyanıyla dünyayı sarar. Bu durum Batı ülkelerinde demokrasinin sınırlarının genişletilmesine ve yöneticilere karşı isyan bayrağı açılmasına neden olur. Toplumun ve yasaların demokratikleştirilmesi, bununla beraber kadın haklarıyla özgürlük kavramlarının irdelenmesinde büyük adımlar atılır. Dönemin kadınları, kendilerini seks unsuru olarak gören yerleşik anlayışa karşı çıkarak “vermeyeceğiz” bayrağını yükselttiler.
68 isyanı özellikle Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde ulusal kurtuluş hareketlerine dönüşerek ABD, kapitalizm ve emperyalizmden kurtuluş anlamına bürünür.
Gelişen bu dalgalara karşı dünya halklarının kadın, çocuk, çalışanlardan yana ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen özlemleri ve mücadeleleri Washington patentli politikalarla engellenmek istenir. Çok değişik politikalar yaşama geçirilmeye başlanır. Bu amaçla Şili’de demokratik seçimler sonucu iktidara gelen ilk solcu Allende hükümeti CIA ve Uluslararası Haberleşme Şirketi (ITT) işbirliğinde devrilir. Faşist Pinochet cuntası yönetime el koyar.
Arka bahçeden, bu kez aynı politika, Arjantin’de uygulanır. Dünyada yükselen sol dalga, cuntanın sürmekte olduğu Arjantin kıyılarını sallar. Peroncular ve sosyalist hareketler cuntayı sıkıştırır. Yükselen toplumsal muhalefet sonucunda cunta çözümü Juan Peron’a iktidarı devretmekte bulur. Peron başbakanken ölünce, eşi İsabel Peron 1974 Temmuzunda görevi devralır. Karanlık güçler yeniden tezgahlar üretmeye başlar. Yükselen enflasyon ve faşist terör 24 Mart 1976’da Jorge Videla öncülüğündeki faşist cuntayı getirir. Askeri cunta solun her kesimine savaş açar. Beş yıl sürecek dönemde 30 bini aşkın Arjantinli devrimci açık ve gizli şekilde katledilir. Kayıpların, işkencelerin, yargısız infazların gerçekleşmediği saat neredeyse yoktur. Stadyumlar toplama kampına çevrilir. Gece yarısı evlerinden, yataklarından alınıp götürülen binlerce insandan, bir daha haber gelmez. Ne mezarları, ne de kemikleri bulunabilir... Kaybettirildiler. Bazı devrimciler uçaktan atıldı. Anneler evlatsız, çocuklar annesiz babasız, sevgililer yarsız bıraktırıldı...
Geniş kesimlerin çıkarlarına ters olan bu yokluk, baskı, şiddet ortamında varlık içinde yaşayanlar eksik olur mu hiç? Bunlardan biri de dönemin Tarım Bakanı’nın kızı Maxima Zoregueta. Bizim Delgado’dan on yaş büyüktür. Maxima, ülkenin en iyi kolejinde okur. Üniversite eğitimi için ABD’ye gider. Kemal Derviş’e, Bilal Erdoğan’a da kucak açan Dünya Bankası’na girer. Ülkesinin iflasına yol açan ve milyonların çok uzun yıllar kemer sıkma politikaları nedeniyle açlık, yoksulluk içinde yaşamasına yol açan kredileri veren Dünya Bankası’nda üst düzeyde çalışmaya başlar...2002’de Hollanda Prensi Willem-Aleksander’la evlenir, Hollanda Prensesi olur. Babasının yakın arkadaşı Berlusconi’yi sık sık ziyaret eder...
O “güzel günlerin” iki çocuğu biri sarayda, diğeri sahalarda. Biri babasını hâlâ ısrarla savunur, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkar...
İtalya Başbakanı “Güzel günlerdi” sözünü Maxima’dan almış olmasın sakın!



