| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
İzmirden bakış... aus İzmir.

ŞARLATANLAR ORDUSU-Clown Army

SarlatanlarOrdusu Şarlatanlar ordusu...

Onlar, başbakanlara domates atıyor, dalga geçiyor, sorunları karikatürize ediyor, polislere çiçek veriyor. Yani eleştiriyi mizahlaştırarak başlıyorlar eylemlerine. Fransız, Alman, Avusturyalı, Belçikalı, İrlandalı, Kanadalı, İsviçreli palyaçolardan oluşan bir ordular.

Mete Kızık

Cumhuriyet / Dergi- Katherina Jasmin’le bilgisayardan konuşuyordum. Hiç ilgisi yokken birden şunları söyledi:

Orduya katıldım. Emir alıp, vereceğim. Artık kendime özgü üniformam var. Gerekirse tetiğe basmaktan çekinmeyeceğim. İçimdeki enerjiyi ordum için kullanacağım. Strasbourg ve Kehl’deki NATO 60. yıl kutlama şenliklerinde yer alacağım.”

Kafamda şimşekler çaktı, başımdan kaynar sular döküldü... Ne işi vardı orduda?.. Barışseverdi, akıllıydı, güzeldi, öğrenciydi, henüz 17 yaşındaydı... Üstelik Viyana Gazze’ye Yardım Girişimi’nin liseliler sözcüsüydü...

Boğazıma soru işaretleri takılırken, kahkahasıyla yanıtladı:

Senin bana geçen yaz gönderdiğin fotoğraftaki gruba katıldım. Şarlatanlar Ordusu’ndayım. Ben de isyancıyım. Çünkü yaşamayı seviyorum. Devrimlerin ve isyanların olmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu nedenle biz dünyayı değil, kendi dünyamızı değiştiriyoruz. İnsanlığı saran makine ruhuna karşı çıkıyorum. Çünkü bu dönemde de isyankârların sevmeye, öğrenmeye, tartışmaya, düşünmeye başarmaya ihtiyaçları var. Ben de bunu yapıyorum...”

68’den bugüne...

En son “G8 2007 Heiligendamm Zirvesi” protesto gösterilerinde birlikte olduğum Şarlatan Ordusu’nun kökleri, Batı-Avrupa’da 68 küresel isyan dönemine kadar uzanıyor. Başbakanlara domates atmakla, dalga geçmekle, sorunları karikatürize etmekle, polislere çiçek vermekle, eleştirinin mizahlaştırılmasıyla başlıyor eylemler.

Büyük gösterilerde “Birleşmiş Milletler Şarlatanlar Ordusu” da kuruluyor. Fransız, Alman, Avusturyalı, Belçikalı, İrlandalı, Kanadalı, İsviçreli palyaçolardan oluşuyor ordu. Avrupa çapında örgütleniyorlar. Aralarında çok sayıda güzel sanatlar fakültesi öğrencisi de var. Eylemlerini çok dilde yapıyorlar ve grubun neredeyse tamamı, kadınlardan oluşuyor...

Uluslararası gösterilerin ve muhalif seslerin “taraflı medya”ca cam kıran eylemci, molotof atan militan olarak çarpıtılmasına karşı çıkıyorlar. Ne diyordu bir Fransız asker Heiligendamm’da:

Bizler orduyuz. Bizler gezegenimizde gözle görünür, görünmez bir savaşın içinde yaşıyoruz. Para diktatörlüğünün yaşama karşı olan savaşı bu. Bu savaş gözyaşlarına, kan akıtılmasına ve acılara yol açıyor. Oysa bizim ordumuz düşündürmekten, eğlenceden, renklerden yana.”

Günümüzde mitinglerin, yürüyüşlerin, toplantıların, sanatın olmazsa olmazı oldular... Nerede bir eylem varsa Şarlatanlar Ordusu orada bitiveriyor. Maskaralık, hokkabazlık yapıyorlar. Amaçları direnişin kültürel ve sanatsal yönünü de ortaya koymak. Böylece bir yandan, eylemcilere keyifli dakikalar yaşatıyorlar, diğer yandan da resmi kurumlarla, güvenlik güçleriyle dalga geçiyorlar. Polisleri asabi yapıyor onlar...

Nasıl mı? Su tabancalarıyla “güzellik saçın!” komutu üzerine polislere doğru taarruza geçiliyor. Topallayan asker, poposunu tutan fareli albay, gözlük yerine teleskop takan başçavuş ve bin bir kılıktaki askerler tetiğe basıyor. Mermi değil, çiçekler, leblebi, bazen su çıkıyor namluların ucundan. Polis kalkanlarının tozunu alıyorlar... Köpük baloncukları uçuruyorlar polislerin üzerine. Balonlar atıyorlar “Sizler balonsunuz” şarkısıyla.

Boya dolu ampuller “Böcekler, atış serbest!” komutundan sonra polis kalkanlarında patlıyor. Ardından boyalı kalkanları sözde temizlemek için harekete geçiyorlar. Güya siliyorlar ama kalkanlar bu kez gökkuşağına bürünüyor. Ahhh siz hınzır askerler...

Çişli bardakları polislere sunuyorlar, susuzluklarını gidermek için. Yetmiyor cinlikleri... Güvenlik güçlerine taş atan eylemci mi olur bu devirde? Bir şarlatan derin sevgileriyle, çiçek sunuyor polise. Onlarca kamera ve gazeteciler görev başında olduğundan polis zoraki olsa da çiçeği alıyor. “Kokla! Kokla!” istekleri yükseliyor şarlatanlardan. Keşke reddetseydi acemi polis... Koklamasıyla karabiber dolduruyor gözlerini... Peşine megafonlu bir açıklama “General Fasulye”den: Genetiği ve kimyası değiştirilmiş her şey sağlığa zararlıdır. Polisler de bu tehlikeyle karşı karşıyadır!”

Her devrimin en büyük yanılgısı can sıkıntısı içinde olmasıdır, dans edilememesidir. Ne diyordu 68’in Fransız eylemcileri?

Can sıkıntısı karşı devrimdir”... Tek düzelik sekterleşmeye, özgürlüklerin kısıtlanmasına, insan hakları ihlaline yol açıyor. Direnişin renkli olması yaşamsal bir önem taşıyor, geleceğin güvencesi anlamına geliyor. Onlar diyor ki: Bizim kimliğimiz saklı. Çünkü ünlü olmayı reddediyoruz. Gerçek kimliğimiz, fiziki görünüşümüz yerine giysilerimizle, takma isimlerimizle sesleniyoruz. Sakladığımız yüzümüz, burnumuzla bireyin fişlenmesine karşı çıkıyoruz. Sanatımızla onlara yanıtımızı, rüyamızı ve dileklerimizi belirtiyoruz. Biz direnişin renklerini, zenginliğini gösteriyoruz...” 

metekizik@cumhuriyet.com.tr

HAYALET BİSİKLET-(Ghost Bike)

 

H2222222222ayalet Bisikletler dünyayı sarıyor

 

METE KIZIK

 

Yerküremizin büyük şehirlerinde çevre ve gürültü kirliliğini azaltma, solunası hava yaratma ve ulaşımda kolaylığı sağlamak için arayışlar sürüyor. Özellikle kent merkezlerinde temiz hava ve gürültüyle mücadele öne çıkıyor. Avrupa şehirlerinin neredeyse tümünde metro ve tramvay sistemiyle toplu ulaşım sağlanıyor. Öyle ki şehirlerde özel otolarla ulaşım, seçenek olarak bile geçerli değil artık... Birçok cadde ve sokak yaya bölgesi olarak düzenlenerek araç trafiğinden arındırılıyor. Çok sayıda “arabasız bölge” oluşturuluyor. Sokaklar oyun bahçesi, eğlence, yaya ve gezinti bölgesine dönüştürülüyor. Hatta kent merkezlerine araç girişi bile yasaklanıyor, kısıtlanıyor, park ücretleri artırılıyor. Bu arada bisiklet, önemli bir alternatif seçenek olarak öne çıkıyor.

Bisikletin geçmişi 17. yüzyıla dek uzanıyor. Dört tahta tekerlekli, elle çevrilen pedallılarından, şimdilerde elektro bisikletlere uzanan evrim var.

Bu sağlık ve çevre dostu araç, 80'li yılların başına kadar sadece spor ve kısa mesafe ulaşım aracı olarak kabul görüyordu. Ancak çevre bilincinin artması, iklim değişiklikleri, kentleri yaşanılır kılma isteği, bisiklet ve kültürünü daha da önemli kıldı.

Özellikle şehirlerde yaşayanların bisikletle yolculuk yapmaları durumunda, karbondioksit (CO2) salınımında önemli ölçüde azalma olacağı uzmanlarca belirtiliyor. Berlin, Nürnberg, Viyana, Bern gibi birçok kentte merkezler araç trafiğine kapalı. Paris'in bir çok bölgesine araba girişi yasak. Tüm sokak ve caddeler bisikletliler, yayalar, patenliler için. Örneğin 12, 14 ,16 ve 19. bölgeler mahalle sakinlerinin taşıtları, taksiler ve ilk yardım araçları dışında trafiğe kapalı. Bu sayede Paris'in göbeğindeki Seine Nehri'nin sahil yolunda insanlar kilometrelerce temiz hava soluyor, yayalar, bisikletliler, patentliler kaza korkusundan uzak özgürlüğün de tadını çıkartıyor. Bu durum CO2'nin neredeyse en düşük düzeye inmesine ve Paris'in en temiz hava bölgesi olmasına yol açıyor.

Türkiyemizde ise bu türden bölgeler parmakla gösterilecek kadar az. Büyüklerimiz sayesinde temiz hava olarak ne yazık ki sadece sigara konusu beyinlere yerleştiriliyor. Sanki kent merkezlerindeki egzos gazı, gürültü, ince tozlar “temiz hava” nın unsurları değil...

Kaldırımları gasp eden araçlar, yollarda yürümek zorunda bırakılan yayalar, kurallara uymayan maganda sürücüler, alışamadığım manzarayı oluşturuyor. Yayalara ve bisikletlilere olan tavırları da biliyoruz... Üstelik sürücülerin kurallara uymaması sonucunda bir çok yaya ve bisikletli yaşamlarını yitiriyorç Örneğin, Niyork'ta günlük 200 bini aşkın kişinin bisikleti ulaşım aracı olarak kullanırken, 2006 yılında bu şehirde bisiklet kazalarında ölenlerin sayısı 23 olur.

 

Manzara böylesine vahimdir...


Hayalet Bisiklet” (Ghost Bike), ABD'den dünyaya yayılan bir akım... San Fransisko'lu sanatçı Joe Slata tarafından yaratıldı. İlk kez bu 2003 yılında St. Loui'de bir gurup eylemci sanatçı tarafından gerçekleştirilmeye başlandı. Şehirlerdeki bisiklet kazalarına ve bisiklet sürücülerinin yaşamlarını kaybetmesine tepki vermek ve dikkat çekmek üzere kuruldu. Bir gece, 20 beyaza boyanmış bisiklet, kazaların olduğu noktalara bırakıldı. Bisikletlerin üstüne kazada ölen ve yaralananın kimliği, kaza nedenini açıklayan bir not yerleştirildi. Bisiklet kazasında yaşamını yitirenler bisiklet dünyasında yaşatılmaya devam edilmek istenir.



Kazalarda ölenleri geleneksel anma tören yerine, “ hayalet bisiklet” eylemiyle hem anmayı bir haftaya yaymak hem de bisikletlilerin yol ve yaşam haklarını gündemde tutmayk hedeflenir. Yolların da bisikletlilere ait olduğu gerçeği hatırlatılır. Anma törenleri lirik ve sanatsal biçime dönüştürülür. Arabaların insan ve çevre sağlıgına zarar vericiliği bir kez daha vurgulanır.


Bu “hayalet bisiklet” eylemi kamuoyunda büyük ilgi çekti ve diğer ülkelere yayıldı. Şu anda 15 ülke ve 80 şehirde örgütlenen “hayalet bisiklet” hareketi, giderek kamuoyunun dikkatini çekiyor.

Bisikletlilere saygı ve anlayışın ülkemizde de büyümesi, araç trafiğine kapalı bölgelerin çoğalması dileğiyle... metekizik@cumhuriyet.com.tr

 

EKO PORNOo

Leona Johansson EKO_porno.fff
Hafta Sonu 07.03.2009

METE KIZIK

Annem bana savaşma seviş dedi. 

İsveçli Leona Johansson, sevgilisi Norveç’li Tommy Hol Ellingsen... İkisi de doğa ve çevre tutkunu. Sevgililerin dünyaya yayılan şöhretlerinin gerekçesi pek duyulmadık türden... Amazon ormanları için sevişiyor, porno film yapıyor, internet sitelerine koyuyorlar. Üye sayıları 5 bini aşıyor... Üye ödentilerinin tamamı Amazon ormanlarını kurtarma çabalarına gidiyor...

Doğal yaşam ortamları, onların gözde mekanları. Çayır çimen, parklar, koruluk ve ormanlar, kuş sesleri, kirpiler, kelebekler arasında sevişmekten hoşlanıyorlar. Ne demişler, “İki gönül bir olunca samanlık seyranlıktır.

Seyranlık da, Leona‘nın anlatımıyla daha sonra neler gelir başlarına:

Beş yıl önceydi. Sevgilimle porno film çeviriyorduk arada bir. Diğer porno filmlerinden farklıydı. Doğayı, ağaçları, insan sevgisini de katıyorduk küçük filmlerimize. Norveçte bir Punk rok konseri düzenlenmişti. “The Cumsots”, yaklaşık dört bin kişiye söylüyordu. Doğa, çevre, insan ve hayvan hakları zaten ilgimiz alanındaydı. O şarkı sözleri üzerine karar verdik ve Tommy’le sahneye fırladık, sevişmeye başladık. Yok olan ağaçlar, amazonlar için bir şeyler yapmalıyız diye bağırdım sahnede orgazmı yaşarken. 10 dakika içinde 15 bin avro toplandı.

PARANIN GÖZÜ ÇIKSIN

Sonraki gelişimeler daha da ilginç...

Sahnede “seks” gösterimi bir anda Norveç kamuoyunun gündemine oturur. Cinsel özgürlüğün dünyada en geniş biçimde kabul görmesine karşın konserdeki manzara, yargı tarafından hoş karşılanmaz. Haklarında dava açılır.

Mahkemede doğada sevişmekten hoşlandıklarını, kendilerini seyretmek isteyenlerin özgürlüğüne engel olmak istemediklerini belirtirler. Ancak fatura kesilmiştir. Üç bin dolar cezaya çaptırılmaktan kurtulamazlar. Cezayı ödemezler. Üst mahkemeler kararı tartışırken cezaevi gündeme gelince, Berlin’e yerleşme düşüncesi şekillenmeye başlar kafalarında...

Bir sorun daha vardır bu arada, konserde toplanan paralar ne olacak?..

Paranın gözü çıksın, kökü kurusun, kötülüklerin kaynağı para, başlarına olmuştur bela...

Parada pulda gözleri yoktur oysa.

Toplanan parayı Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın (WWF) Norveç şubesine vermek isterler. Ancak bağış kabul edilmez. Çünkü işin içinde “seks” vardır. Bu kez Norveç Amazonları Kurtarma Derneği’ne başvururlar. Pencereden atılmadıkları kalır... Ahlaki gerekçeleri dikkate alan ve üye kaybetmekten çekinen kurumlar, bu yardımı kabul etmez. Parayı Amazonlar için kullanacak kurum, bulamazlar...

DOĞAYA SAYGILI

Orman için toplanan paranın ağırlığı, küfe olmuştur sırtlarına...

Düşünür, taşınırlar... Eko - porno açılımını geliştirir bu iki kafadar. Düşüncelerini arkadaş gurubuna açarlar. Çözüm eko-porno sitesi kurmaktır. Öyle bir site olmalıdır ki var olan endüstriyel pornoya karşı çıksın aynı zamanda. Çevreye, canlılara, ağaçlara, amazonlara saygılı ve geçimini Amazon’dan sağlayanlara da yararlı olabilecek bir eko-porno gurubu hayal ederler.

Rüyaları gerçekleşmeye başlar. Bir yıl içinde sitelerine üye olanların sayısı bini bulur. Siteye giriş ücreti aylık 15 dolar. Üyeler kendi erotik, porno fotoğraflarını ve amatör çekimlerini bu siteye koyar. Tek koşul, kullanıcıların doğaya saygılı porno çevirmeleridir.

2005 yılı sonunda sitede toplanan para 100 bin doları bulur. Her üye ödentisinin 3 doları büro, internet, Amazonlar’a ulaşım giderleri için kullanılır. Gelir ve giderler tamamıyla denetime ve eleştiriye açık bir şekilde üyelerin bilgisine sunulur. Bu arada ABD porno endüstrisinin yıllık 5-7 milyar dolar ciro yaptığını da anımsatalım. Toplanan parayı Ekvatordaki eko projesi Seeds Dream için ayırırlar. Öte yandan Kosta Rikada orman arazileri satın alınır. Üçüncü amaç, Brezilya Amazon ormanlarında küçük de olsa bir alanı kurtarmaktır. Bunu da başarırlar.

SÖYLEMDE KALMIYORUZ

Berlin’deki cankuşlarım sayesinde telefonla ulaştığım Leona öykünün geri kalanını tipik bir Berlin şivesini kullanarak “ick” (ich yerine) şöyle anlattı: Zevk, seks ve politika bence birbirinin ayrılmaz parçalar. 68 kuşağı savaşma seviş şiarını talep etti. Annem bana savaşma seviş dedi. Ben ve arkadaşlarım yeni kuşak çevreciler olarak taleplerle yetinmedik. John Lennon ve Yoko bir hafta boyunca pijamalarıyla yataktan çıkmayarak Vietnam Savaşı’nı protesto etmişlerdi. Biz de sevişerek, porno film yaparak, çevre katliamına karşı duruyoruz. Söylemde kalmıyoruz. Hem yerleşik tabulara saldırıyoruz, hem de sevişmenin doğanın bir parçası olduğunu gösteriyoruz kamuya açık olan yerlerde bile. Bu arada endüstriyel pornoya karşı çıkıyoruz.

Karşılaştıkları güçlükleri anlattı bu arada Leona, özellikle feminist çevrelerden gelen tepkileri. Doğasal bir etkinlik olarak gördükleri seksin aktif ve pasif biçimde eleştirilmesini anlamadıklarını belirtti. Bu türden eleştirilerin aslında toplumun kadınlar üzerine kurduğu cinsellik baskısının yansıması olduğunu belirtti.

Leona ile sohbetimiz yanıtsız bıraktığım bir önerisiyle noktalandı:

Sen de ormanlar için, doğa için bizimle porno film çevirmek ister misin?

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=42002

leona johanssonnmailto:metekizik@cumhuriyet.com.tr?subject=YoreNet e-MEDYA ${TARIH}-${YAYIM_ADI}-${HKODU}

"GÜZEL GÜNLERİN" İKİ ÇOCUĞU

Babasının kızı, annesinin oğlu

METE KIZIKSAYFA3 HAFTA SONU KAPAK

İtalyan Başbakanı Berlusconi’nin, Arjantin’de faşist cunta döneminde siyasi tutukluların uçaktan denize atılmalarıyla ilgili olarak “Güzel günlerdi. Yere böyle indiriliyorlardı” sözü dünya çapında eleştirildi. İşte Berlusconi’nin o güzel günlerinin bugün biri sarayda, diğeri sahalarda yer alan iki çocuğu. Biri babasını hâlâ ısrarla savunurken, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkuyor.

Arjantin denince akla, tango, bira bardağı, İsebal Peron, kayıplar, faşist cunta, Plaza De Mayo, beyaz tülbentliler, Maradona, Beşiktaşlılar için de Delgado gelir...

Bu hafta içinde gazetemizde, İtalyan Başbakanı Berlusconinin Arjantinde faşist cunta dönemiyle ilgili bir haberi vardı. Başbakanlığının yanında P2 locası üyesi, vergi kaçakçısı, AC Milan kulübünün gizli başkanı ve gladyoyla yakın ilişkilerinden söz ediliyordu.

Geçen hafta tuttu bir demeç verdi. Cunta döneminde siyasi tutukluların uçaktan denize atılmalarıyla ilgili olarak:

Güzel günlerdi. Yere böyle indiriliyorlardı.”

Bu sözleri dünya çapında eleştirildi.

Aynı döneme ilişkin Che Gueveranın hemşerisi Delgadonun, geçen yılın ocak ayında Beşiktaş resmi dergisinde yayımlanan röportajını anımsadım bir anda. Diyordu ki: “İnsanlar evden çıkıyormuş ve bir daha geri gelmeyebiliyormuş. Nerede olduğundan, başına ne geldiğinden de kimsenin haberi olmuyormuş. Evet, ben küçükmüşüm, ama annemin babamın anlattıklarını dinleyince bile tüylerim diken diken oluyor. Gerçi diktatörlük sona ermişti, ama benim yaşadığım bölgede de toplumsal sorunlardan ötürü sokağa çıkıp bir daha geri dönmeme ihtimali çok büyüktü. Çok tehlikeli bir dönemdi.”

Berlusconinin “güzel günlerdi” dediği dönemi anlatmaya devam ediyor Delgado:

Öyle dönemler yaşadık ki, bir devlet başkanımız vardı (adını söylemeyeceğim, çünkü uğursuzluk getiriyor!), onun döneminde özellikle zenginler çok zengin, yoksullar ise daha çok yoksul oldular. Orta sınıf diye bir sınıf kalmadı. Evet ben de çok kötü bir mahallede yaşadım, ama annem böyle kötü konuştuğumu duysa çok kızar. Sonuçta bizim evimizde her zaman sıcak yemek vardı, kalorifer vardı...”

DELGADO VE MAXIMA

O döneme ilişkin yaşananlar, İtalya Başbakanının sözlerini yalanlıyor:

Neler olmuştu, anımsayalım.

Berkeleyden başlayan kıvılcım, okyanus sınırlarını aşarak 1968 küresel isyanıyla dünyayı sarar. Bu durum Batı ülkelerinde demokrasinin sınırlarının genişletilmesine ve yöneticilere karşı isyan bayrağı açılmasına neden olur. Toplumun ve yasaların demokratikleştirilmesi, bununla beraber kadın haklarıyla özgürlük kavramlarının irdelenmesinde büyük adımlar atılır. Dönemin kadınları, kendilerini seks unsuru olarak gören yerleşik anlayışa karşı çıkarak “vermeyeceğiz” bayrağını yükselttiler.

68 isyanı özellikle Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde ulusal kurtuluş hareketlerine dönüşerek ABD, kapitalizm ve emperyalizmden kurtuluş anlamına bürünür.

Gelişen bu dalgalara karşı dünya halklarının kadın, çocuk, çalışanlardan yana ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen özlemleri ve mücadeleleri Washington patentli politikalarla engellenmek istenir. Çok değişik politikalar yaşama geçirilmeye başlanır. Bu amaçla Şilide demokratik seçimler sonucu iktidara gelen ilk solcu Allende hükümeti CIA ve Uluslararası Haberleşme Şirketi (ITT) işbirliğinde devrilir. Faşist Pinochet cuntası yönetime el koyar.

Arka bahçeden, bu kez aynı politika, Arjantinde uygulanır. Dünyada yükselen sol dalga, cuntanın sürmekte olduğu Arjantin kıyılarını sallar. Peroncular ve sosyalist hareketler cuntayı sıkıştırır. Yükselen toplumsal muhalefet sonucunda cunta çözümü Juan Perona iktidarı devretmekte bulur. Peron başbakanken ölünce, eşi İsabel Peron 1974 Temmuzunda görevi devralır. Karanlık güçler yeniden tezgahlar üretmeye başlar. Yükselen enflasyon ve faşist terör 24 Mart 1976da Jorge Videla öncülüğündeki faşist cuntayı getirir. Askeri cunta solun her kesimine savaş açar. Beş yıl sürecek dönemde 30 bini aşkın Arjantinli devrimci açık ve gizli şekilde katledilir. Kayıpların, işkencelerin, yargısız infazların gerçekleşmediği saat neredeyse yoktur. Stadyumlar toplama kampına çevrilir. Gece yarısı evlerinden, yataklarından alınıp götürülen binlerce insandan, bir daha haber gelmez. Ne mezarları, ne de kemikleri bulunabilir... Kaybettirildiler. Bazı devrimciler uçaktan atıldı. Anneler evlatsız, çocuklar annesiz babasız, sevgililer yarsız bıraktırıldı...

Geniş kesimlerin çıkarlarına ters olan bu yokluk, baskı, şiddet ortamında varlık içinde yaşayanlar eksik olur mu hiç? Bunlardan biri de dönemin Tarım Bakanının kızı Maxima Zoregueta. Bizim Delgadodan on yaş büyüktür. Maxima, ülkenin en iyi kolejinde okur. Üniversite eğitimi için ABDye gider. Kemal Derviş’e, Bilal Erdoğan’a da kucak açan Dünya Bankasına girer. Ülkesinin iflasına yol açan ve milyonların çok uzun yıllar kemer sıkma politikaları nedeniyle açlık, yoksulluk içinde yaşamasına yol açan kredileri veren Dünya Bankasında üst düzeyde çalışmaya başlar...2002de Hollanda Prensi Willem-Aleksanderla evlenir, Hollanda Prensesi olur. Babasının yakın arkadaşı Berlusconiyi sık sık ziyaret eder...

O “güzel günlerin” iki çocuğu biri sarayda, diğeri sahalarda. Biri babasını hâlâ ısrarla savunur, diğeri annesinin yoksulluk siteminden hâlâ korkar...

İtalya Başbakanı “Güzel günlerdi” sözünü Maximadan almış olmasın sakın!

metekizik@cumhuriyet.com.tr

KATLİAMI KİMSE DURDURAMIYOR.

sayfa BALINA Başlangıçta pazulu kürekçilerin 8 kişilik kanolarıyla tek tük avlanıyorlardı. Ancak buharlı gemilerin icadı ve 1863 yılında Almanların bulduğu mermili zıpkın, katliam sürecini başlattı. Düşmanları çok. Üstelik beslenmeleri için gerekli olan balıklar aşırı avlanmadan ötürü azalıyor. Balıkçı ağlarına takıldıklarında ölüyor, gemilerin çarpması sonucu ağır yaralanıyor, askeri gemilerin gürültü ve denemelerinden rahatsızlar.

İklimsel değişiklikler, petrol kuyuları, bu türde erkeklerin daha çok avlanması, denizlerin kirlenmesi de işin cabası... Peki balina katliamına yol açan ne? Balinaların deri altında yaklaşık 50 cm’ye varan yağ kütleleri vahşetin gerekçesi. Özellikle sabun, krem, parfüm, hormon hapları, yem, sucuk, mum, jelatin, margarin, çorba, ayakkabı, balina yağı uğruna öldü

Dostların gücü yaşatmaya yetmiyor

Balinaların deri altlarındaki 50 santime varan yağ kütleleri vahşetin temel gerekçesi. Özellikle sabun, krem, parfüm, hormon hapları, yem, sucuk, mum, jelatin, margarin, çorba, ayakkabı, ayakkabı boyası uğruna öldürülüyorlar.

METE KIZIK

Canlıların yok edilmesi, hatta bu vahşetin kimi zaman bir türün sonunu hazırlayacak noktalara varması dünyanın sorunu. Memlekette kurban bayramlarında cadde, sokak ve açık alanların kan deryasına dönmesi insan olanı etkiliyor. Batılılar bu kanlı manzaraya haklı olarak tepki gösteriyor. Peki ama ya kendi yaptıkları katliamlar?

İnternette zaman zaman fotoğraflarıyla, video çekimleriyle bir vahşete tanık oluyoruz batıdan. Kuzeyde küçük bir limana çekilen yüzlerce balinanın bir kan denizinde katledilmesinin tanıklığı bu....

Balıkçılık binlerce yılı geçmişiyle, insana yaşamını sürdürebilmesi için gerekli gıdayı sağlıyor. Önceleri set, sepet, mızrakla başlayan bu uğraş, günümüzde radarlı, helikopterli, otomatik ağ atma ve toplama özelliklerine sahip araçlarla da sürüyor. Ancak aşırı avlanma ve nesli koruma altındaki canlıların yok edilmesi ekolojik dengeyi bozuyor. Bu durumdan en çok etkilenen deniz canlılarının başında balinalar geliyor. Oysa deniz canlılarının da karşılıklı yardımtemelinde işlevi olduğu görülebilir ve yorumlanabilir...

Balinalar, onbinlerce yıl önce anakaraların evrimsel süreci aşamasında tekrar suya döndüler. Bu nedenle zaman zaman nefes almaları için su yüzüne çıkıyorlar. İşte o an felaketleri oluyor, zıpkınlanıyorlar. Yaralı vücutlarından akan kandan dolayı boğuluyorlar. Saatler süren acıların sonunda ölüyorlar. Görme duyuları kötü, koku ve duyma özellikleri çok gelişkin. Yönlerini ultraşal dalgalara göre ayarlıyor, kaşalot balina üç bin metre derinliğe kadar dalabiliyorlar. Ancak gözlerini para ve meta bürümüşlerin hışmından kurtulmaya yetmiyor.

Başlangıçta pazulu kürekçilerin 8 kişilik kanolarıyla tek tük avlananırdı balinalar. Ancak buharlı gemilerin icadı ve 1863 yılında Almanların bulduğu mermili zıpkın, katliam süreci başladı.

Düşmanları çok. Üstelik beslenmeleri için gerekli olan balıklar aşırı avlanmadan ötürü azalıyor. Balıkçı ağlarına takıldıklarından ölüyor, gemilerin çarpması sonucu ağır yaralanıyor, askeri gemilerin gürültü ve denemelerinden rahatsız. İklimsel değişiklikler, petrol çıkartma kuyuları, bu türde erkeklerin daha çok avlanması, denizlerin kirlenmesi de işin cabası...

Peki balina katliamına yol açan ne?

Balinaların deri altında yaklaşık 50 cm.ye varan yağ kütleleri vahşetin temel gerekçesi. Özellikle sabun, krem, parfüm, hormon hapları, yem, sucuk, mum, jelatin, margarin, çorba, ayakkabı, ayakkabı boyası, balina yağı uğruna öldürülüyorlar.

TÜRLERİ TEHLİKEDE

İnsanın doğaya egemen olması olarak da yorumlanan bu süreç; nerdeyse bir çok hayvanın soyunu sopuğunu tüketiyor. 80 çeşidi bulunan devasalar, varlığı tehlikedekilerin başında geliyor. Atlantikkuzey kaperi, Görönland balinası ve Kore kurşuni balinadan sadece 100’ü yaşıyor. Greenpeace’nin açıklamısnda 19 yy. başında 1,5 milyon olan buckel cinsinden, şimdilerde sadece 20 bin tane kaldı. Memeli deniz hayvanları sınıfından köpekbalığı yuvaları yok edildiğinden nesilleri tükenmek üzere. Avrupa sularında bile durum aynı. Avrupa köpekbalıkları türleri de tehlikede

Bugün doğa, çevre ve hayvan hakları savunucularının 40 yıllık mücadelesi sonucunda balina avcılığı kurallara bağlanmış durumda. Ancak yinede Finlandiya, Japonya, İzlanda, Almanya ve İspanya avlanma mevsimi yasağını delik deşik etme girişimlerini sürdürüyor.

AB Su ürünleri Komiseri Joe Borg, son 20 yılda balina avcılığının çok arttığına dikkat çekerek Avcılık 1984de yıllık 270 bin ton iken, her yıl artarak, bu yıl 800 bin tona ulaştı. Bunun 100 bin tonu Avrupalı avcılara ait diyor.

Japonya, İzlanda ve Norveç tüm baskılara rağmen balina avcılığından vazgeçmiyor. Onların sıkça avlamanın bilimsel araştırmaları için olduğunu öne sürüyor olmasıda komiklik. Ancak bilimsel araştırmaların başında Japonlar geliyor. Her yıl öldürdükleri balına sayısı bini buluyor, Japonların midesine iniyor. Peki Japonların balina ilgisi nereden geliyor?

1930’larda balina av filosu imparatora bağlı japon ordusu bünyesinde oluşturuldu. Amaç Çini kuşatma isteği doğrultusunda ordunun et gereksinimini karşılamaktı. Bu sevimli canlıların yağı ve eti yıllarca kullanılıyordu. Halka sürekli olarak Onomisalamı önerildi, reklamı yapıldı. Statü göstergesi olarak toplumda kabul ettirildi yıllarca. Bir kilo Onomi ancak 100 cüce balinanın kuyruk bölgesinden elde ediliyor. Japonların orta ve üst marketlerinde bir kilo Onomi yaklaşık 900 liraya satılıyor.

1946 yılında balina avcılığı yapan 14 ülke tarafından BMye bağlı olarak oluşturulan Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu (IWC) bu yolda önceleri firma sözcülerinin çıkarlarını korurken, zamanla kabuk değiştirmek zorunda kalır. Komisyona daha sonra 20 ülke daha katılır. 1986 yılında imzalanan balina av yasağı günümüzdede süregelir. Ancak bazı durumlarda yasak geçerli değildir. Bunları geleneksel yaşam biçimi balina avcılığına dayalı ülkeler ve araştırma amaçlı katliamlara kota konuldu.

Yine de bu anlaşmayı ortadan kaldırmak için birçok ülke devrede. Japonya Norveç, İzlanda, Almanya, İspanya gibi ülkeler sürekli itaraz ederler. Bunun yanında mutlu olunacak bir durum da çevrecilerin çabalarıyla yaşama geçirilir. Antartikanın günehttp://www.haytap.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1728&Itemid=4407y kısmı balinaların üreme alanı ilan edilir. Yapılan anlaşmayla bu bölgede kesin bir av ve gemi yasağı getirildi..

Hurrraaaa, çığlığının ekosu henüz bitmeden, Japonlar bu uluslararası yasağa uymazlar. En son katliam 6 Şubat’ta gerçekleşir. 3 katliamcı Japon balina avcısı gemisi, Ross denizinde bir balina daha katletti. Üstelik bu gemilerden biri Japonya Memeli Deniz Hayvanları İnceleme Enstitüsüne ait. Katil balina gemilerine karşı çıkan balina savunucularının gemisi Sea Sheperdin (Deniz Çobanı) tüm engelleme çabalarına karşın.

Deniz Çobanı mürebbatının 3 gün süren engellemelerine karşın en sonunda Uzun Menzilli Akustik Silah (LRAD) kullanarak çoban yıldızı15 mil uzağa püskürtüldü. İşte tam bu sırada katliam gerçekleşti.

Utanmazlık sürdü. 10 Şubat’ta LRAD bir açıklama yaparak Atlantikdeki bilimsel çalışmaları sırasında çevre korumacı Çoban Yıldızı gemisinin taciz ve terör eylemlerine maruz kaldıklarını, güvertelerine bok kokusu bombaları atıldığını, gemi pervanelerinin çevreci teröristler tarafından işlemez hale getirilmek istendiğini öne sürdü.

Deniz çobanlarının kaptanı çevreci militan Kaptan Paul Waltson bu açıklamayı anında yanıtladı:

Japonya, BM tarafından uluslararası balina koruma bölgesinde bile katliamlarını sürdürmektedir. Onların bölgede bulunmaları bile yasa dışıdır. Uluslararası yasaların çiğnenmesidir. Ülke yöneticileri buna sessiz kalmaya devam etmektedir.

JAPONYAYA YAPTIRIM YOK!

Japonya ve ABD arasında Bush döneminde Alaskadaki avlanacak balina konusunda anlaşma yapılmıştı. Ancak bu kotanın kat be kat üzerinde avlanmalarına başta ABD ve anlaşmada imzaları bulunan diğer ülkeler karşı çıkmıyor, ses çıkaramıyorlar. Geçen yılın başından beri bu bölgede öldürülen balinanın sayısı 800’e ulaştı. Avustralya halkının yüzde 90nın balina katliamına karşı olmasına karşın seçimlerden önce muhalefetin konuyu uluslararası mahkemelere taşıyacağı sözüne rağmen hükümet bu katlima seyirci kalıyor.

Japonya ve ABD çok sıkı ticari ilişki içinde. Öyleki deli dana yasağı ihracatı bile ancak 8 ay geçerli olabildi. ABDnin tarıma yön veren tekelleri hemen devreye girerek kısıtlamayı kaldırmayı başardılar.

Almanya, özellikle zengin Japon turistlerinin uğrak yeri olarak dikkat çekerken diğer yandan da ekonomik ilişkilerinin en yoğun olduğu 2. ülke durumunda.

Balina avcılığından gönüllü olarak vaz geçen Yeni Zellanda, Japonyanın balina katliamına ses çıkartamaz. Çünkü, onlar için tarım aletleri ve zengin kitle turizmi çok önemlidir.

Manzara bu.

Bir gurup çevre korsanı çabalarını sürdürüyor, inadına direniyor, dikkat çekiyor, anti balina koalisyonu oluşturmaya çalışıyor ve en etkili yöntem olarakta Japon ürünlerine boykot çağrısına hazırlanıyor. Bu hafta başında Ankarada Japon Büyükelçiliği protestonun merkezi oluyor...

İyi ki varsınız!

metekizik@cumhuriyet.com.tr


http://www.haytap.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1728&Itemid=4407
     
 
 
.

DAVOS GERÇEĞİ

   DAVOS PROTEST              
Hafta Sonu 14.02.2009

Davos’ta çevrecilerin ahlaksız ödülü!

METE KIZIKazete davossssss

Bu yıl bir hafta boyu süren oylamaya internetten 10 bin 331 kişi katıldı. Altın işletmecisi, kollarını Türkiye’ye de uzatan Newmont Mining ve Bernischen Kraftwerke (BKW) bu yılki ödülün sahibi oldu!

Davos Dünya Ekonomik Forumu (WEF) dünyanın dört bir yanından bakanlar, bankerler, sömürü düzeninden yana güçlerin dayanışmasıdır. Geleneksel olarak istakoz ve havyar yenilip vur patlasın çal oynasının yanında, nasıl daha fazla kar edebiliriz, nasıl birlikte daha iyi ticaret yapabiliriz derdindeki firma, şirket temsilcileri ve bürokratların buluşmasıdır Davos toplantısı aslında...

Bu yıl kriz nedeniyle 40a yakın ülke temsilcisi, bin dört yüz dolayında ekonomistin katıldığı zirveye Türk medyasında yansımayan farklı bir gözle bakalım isterseniz. Aralarında kötü şöhret sahibi firma ve temsilcilerinin de yer aldığı Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ) Davos toplantılarının müdavimlerini oluşturur. Her şirket üye olamaz. WEFe üyelikte firmalar için yıllık 1 milyar dolar ciro, bankalar için 1 milyar dolarlık sermaye birikimi koşulu aranır. Yıllık üyelik ödentisi 37 bin 600 dolar. WEF üyeleri arasında bin büyük ÇUŞ bulunuyor. Bunlardan 500ü dünyadaki toplam ticaret cirosunun yarısını gerçekleştiriyor. Buna karşın yarattıkları istihdam ancak yüzde bir düzeyinde. Forum katılımcıları ve destekçileri Davos ruhu olarak aralarındaki işbirliğini tanımlıyor.

Öte yandan bu Davos ruhuna karşı olanlar da var. Her ne kadar Türk medyası forum karşıtlarını ciddiye almasa da Davos buluşmasının diğer kesimi de zirve karşıtlarıdır. Anti-Davosçular oyun bozanlardır. Bundan ötürü 2003 yılından beri deniz yüzeyinden bin 600 metre yükseklikteki bu kayak köyüne girmeleri kesinlikle yasaktır. Çünkü eylemcilerin dahiyane fikirleriyle güvenlik güçleri başa çıkamamaktadır.

Nasıl mı?

Tanık olduğum bu eylemi anlatayım. 2002 yılında Davos zirvesinde göstericilerin köye girişine sadece 15 kişilik temsilci gurubuyla izin verildi. On bine yakın protestocu sokulmadı. Emniyet müdürü pazarlıklar sonucu 15 km uzaklıktaki bir çiftlik evi çevresinde eylemci kampına izin verdi. Bunun üzerine hemen çadır kent oluşturuldu. Güvenlik güçleri yine de asfalt yolu tamamıyla kontrol altında tuttu. Eylemciler yeni planları devreye soktu. 500 kişilik kayakçı gurubu oluşturuldu. Greenpeace ve eylem komitesi Baselden bir konteynır dolusu kayak malzemesi getirdi. Ertesi sabah, zirvenin ikinci günü, Davosu çevreleyen altı dağdan kayarak inen 500 eylemci toplantıyı bastı. Şirket temsilcileri protesto edildi, küresel sömürüye ve doğanın kar için talan edilme politikalarına dikkat çekildi. İşte Kayakçı Mafalda böylece bir yaşayan simge olur Davosta.

SAKINCALI BASIN

İşte o tarihten beri Davosa zirve süresince 4 gün boyunca hiç kimse davetiyesiz giremez. Böylesine demokratik ortamda Davos ruhuyaşanır... Çünkü toplantıyı izleyecek muhabirler bile aylar öncesinden akredite olmalıdır. Hatta sakıncalı basın görevlileri bu toplantıları izleyemez. Bizim basının da öve öve bitiremediği Davos ruhu tuz ruhudur karşı sesler için... Geçen yıl, Türkiyenin zirvenin son gününü üstlenmesi çok büyük başarı ve itibar olarak yazıp çizilmişti. Oysa üstlenilen görev, kapanış eğlencesinde konuklara döner kebab sunmak ve törenin müzik kısmını üstlenmekti. Tabii bunu yazan kalemlere rastlanmadı.

Son yıllarda artan tepkiler ve kötü imajı nedeniyle bu toplantılara basın, bilim, kültür ve müzik dünyasından tanınmış isimler de çağrılıyor. Geçen yılın şeref konuğu Şilideki solcu Allende iktidarının devrilmesinde ve İtalyada Gladyo yapılanmasında önemli rol oynayan eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissingerdi. Bu kanlı elin de katıldığı toplantıların bu yılki davetlileri arasında Fazıl Say da vardı ne yazık ki... Keşke aynı tarihte Belemde yapılan Dünya Sosyal Forumuna katılsaydı sanatçımız...

Gelelim önemli bir ayrıntıya.

Küreselleşme karşıtı gruplardan ATTACtan Alexis Passadakis,Orada toplanacak kişiler, küresel mali krizin oluşmasında öyle ya da böyle etkili olmuş kişiler. Toplanıp, gereken paranın zaten yıllardır dünya ekonomisinin yükünü sırtında taşıyan halkın cebinden çıkması için çözümler arayacaklardiyerek manzarayı özetliyor.

Davos protestocuları arasında iki gurup var; diyalogcular ve uzlaşmazlar. Aralarında ATTAC, Greenpeaceninde yer aldığı bazı kuruluşlar, küresel sömürününün temsilcileriyle diyalogdan yana. Ancak Davos forumunda konuşabilmek için 11 bin avro ödemek zorundalar. Greenpeace liderlerinden Gerd Leipold, İsviçrenin WOZ gazetesine verdiği demeçte şöyle açıklıyor:

Diyalog; protesto eylemlerimizin bir parçasıdır. İki yıl önce Mc Donalds şubelerinde gösteriler düzenledik. Tavuk kılıfları giyerek protestolarda bulunduk. Çünkü Amazon bölgesinde kesilen ağaçların yerine dikilen soya çekirdeklerinden tavuk yemi yapıyorlardı. Bunun üzerine Mc Donalds bizle işbirliği yaparak tahıl firmalarına baskı yaptı ve sonucunda Amazonların bir bölümü kurtuldu. Mc Donalds işbirliği olmasaydı bunu başaramazdık.

Diger bir gurub WEFçilerle diyalog kapitalizmle uzlaşmak demektir. Uzlaşma yok, kapitalizmi yıkmak gerekir!diyenler. Bu kesim anarşist, sosyalist, radikal çevreci, sol ökonomist ve anti-kapitalist guruplardan oluşuyor. Bu çevrelerin oluşturduğu Başka bir Davosplatformu ise durumu şöyle özetliyor :

Dünyadaki yoksulluğun adaletsizliğin, sömürünün temsilcileri yine Davos’ta buluşuyor. Kendileri tarafından yaratılan küresel ve yerel krizlerin faturasını kısa ve uzun vadeli projeleriyle halklardan çıkartmak istiyor. Bu çok büyük soygun ve hırsızlık çetesine karşı çıkıyoruz. Onlarla uzlaşmayı, masa başına oturmayı ret ediyoruz.

SUS PAYI SADAKASI

Manzara böyle.

Diyalogcular da uzlaşmazlar da, tepkilerini her yıl zenginleştirerek sürdürüyor. İsviçre Greenpeace ve EvB örgütünün Küresel Kamu Gözü Ödülü bu yıl dokuzuncu defa verildi. WEF katılımcıları arasındaki en ahlaksız, çevre ve sosyal yapıyı bozan şirket, ödülü hak ediyor! Bu yıl bir hafta boyu süren oylamaya internetten 10 bin 331 kişi katıldı. Altın işletmecisi, kollarını Türkiyeye de uzatan Newmont Mining ve Bernischen Kraftwerke (BKW) bu yılki ödülün sahibi oldu!

ABD firması Newmont Mining Ganada dağları tepeleri altın için delmeye hazırlanıyor. Altın uğruna 11 bin kişi yerlerinden yurtlarından edecek, siyanürü doğaya bırakacak. Şimdiden bazı zengin köylülere sus payı sadakası veriyorlar bile. Diğer ödül sahibi İsviçre firması kömürden elektrik üretecek, soluk almamız güçleşecek...

Hemen aklımıza bizdeki o melun şirketler geliyor değil mi?..

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=21&hn=36918

mailto:metekizik@cumhuriyet.com.tr?subject=YoreNet e-MEDYA ${TARIH}-${YAYIM_ADI}-${HKODU}


     
 
 

RUDİ DUTSCHKE

KÜRESEL AYAKLANMA 31CU11 RUDI DUTSCHKE

Vietnam karşıtı yürüyüş ve eylemlerin düzenleyicisi, büyük koalisyon ve olağanüstü hal yasaları gösterilerini organize eden APO lideri, Springer basınına bayrak açan, kuramcı, gençlik önderiydi Dutschke. Özellikle Springer medyasının sıkça boy hedefidir. Almanların Milli Gazetesi (Deutschen Nationalzeitung) 22 Mart 1968 tarihli sayısında Dutschkeyi durdurun, yoksa iç savaş çıkar. Günün sloganı: Sol devrimi durdurun! Aksi takdirde tüm dünya huzursuzlarının Mekke’si olacak! diye haber yapar. Ayrıca Rudi Dutschkenin 5 fotoğrafına yer verir. 11 Nisan 1968de Josef Bachmann adlı faşist bir çırağın silahlı saldırısında Dutschke ağır yaralanır. Suikast çok kısa sürede Berlini ayağa kaldırır. Teknik üniversite önünden 2 bini aşkın öğrenci, Springer basımevinin olduğu Koch Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçer.

Katiller, Katil Springer... Bild gazetesi de kurşun sıktı... Springer, Batı Berlinden def ol sloganları haykırılır. Siyah ve kızıl bayrakların dalgalandığı yürüyüşte sayı 20 bini bulur. Gösteriler sürerken Anayasayı Koruma Örgütü ajanı Peter Urbach, bisikletinin sepetinde getirdiği bir düzine molotofkokteyliyle Springer firmasının bir kamyonunu ateşe verir. Ertesi gün tüm gazeteler, öğrencilerin şiddet yanlısı oldukları yönünde başlıklarla çıkar. Rudi Dutschke, 1978 yılında İtalyan arkadaşı Claudio Pozzoli ile gazeteci Valerio Riva’ya verdiği röportajda o günleri şöyle anlatır:Devrim, birkaç günlük silahlı çatışmalar, kapışmalar demek değildir. Devrim, uzun bir yürüyüştür. Eski klikten yeni bir klik yaratıp yeni insan türü demek değildir. Tam tersine, aşağıdan toplumun demokratikleştirilmesi ve yukarıdaki yönetici bürokrasiye karşı mücadeledir. Dünyanın her yerinde bu savaş sürecek. Bu savaş uzun, çok uzun bir süreçtir. Kavga bitmemiştir...Dutschke, daha sonra 1970 yılında hücresinde ölü bulunan suikastçı faşist Josef Bachmann’ın kurşunlarından konuşma ve anlama yeteneğini büyük ölçüde kaybederek kurtulmuştur, ama iyileşir. Nitekim 1979’da Bremen Yeşiller Partisi listesinden aday olur. Partinin kuruluş kongresine kısa bir zaman kala, 24 Aralık 1979’da, 39 yaşında yaşamını yitirir. Birçok eyleme öncülük ettiği Berlin Özgür Üniversitesi’nin özel izniyle, okul bahçesindeki küçük mezarlıkta toprağa verilir. Dutschke’nin dostları, uzun süren mücadelelerinin ardından 21 Nisan 2008de Axel-Springer binasının kesiştiği caddeye Rudi Dutschke Caddesi adının verilmesini sağlayacaklardır. Springer basını ve Bild gazetesi, artık künyesinde Rudi Dutschke Caddesiadını kullanmak ve devrimcilerin ölümsüzlüğünü kabul etmek zorunda kalacaktır...

68 KÜRESEL AYAKLANMA DİZİ YAZISI

CUMHURİYET GAZETESİ

31.05.2008, 1.06.2008, 2,06.2008 

"Revolution", sagte Rudi Dutschke, einer der führenden Person der 68-er Bewegung, "ist nicht eine Sache von Tagen, wo geschossen wird und Auseinandersetzungen stattfinden. Revolution ist ein langer, lang andauernder Marsch und Prozess um die Schaffung von neuen Menschen, die fähig sind, nicht eine alte Clique durch eine neue zu ersetzen nach der Revolution, sondern massenhafte Demokratisierung von unten" zu entwickeln und "bürokratischer Herrschaft von oben" entgegenzusetzen: "In diesem Kampf habt ihr eure Bedürfnisse zu entfalten, und an diesem Kampf ist jeder beteiligt, wo er sich auch immer in dieser Welt befinden mag" – und dieser lange, lang andauernde Prozess ist noch längst nicht zu Ende."

ttp://arama.yore.com.tr/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/cumhuriyet2008/0805/31/t/c11.html

KÜRESEL İSYAN 68

13.12.08 Dünyanın ve toplumların demokratikleşmesinde çok önemli bir rol oynayan 68 Küresel İsyanı Mete Kızık, aynı adlı kitabında anlatıyor.

Günizi Yayıncılıktan çıkan kitapta Avrupayı kasıp savuran, kimilerince şimdiki sorunların kaynağı, geniş kesimlerce de bir nostalji, bazılarına göre toplumsal ilerlemenin motoru olarak değerlendirilen 68 dönemini inceliyor Mete Kızık.

Almanyanın öğrenci lideri Rudi Dutschke, 1978 yılında İtalyan arkadaşı

Claudio Pozzoli ile gazeteci Valerio Rivaya verdiği röportajda o günleri şöyle anlatır: KAPAKKKKK

Devrim, birkaç günlük silahlı çatışmalar, kapışmalar demek değildir. Devrim, uzun bir yürüyüştür. Eski klikten yeni bir klik yaratıp yeni insan türü demek değildir. Tam tersine aşağıdan toplumun demokratikleştirilmesi ve yukardaki yönetici bürokrasiye karşı mücadeledir. Dünyanın her yerinde bu savaş sürecek. Bu savaş uzun, çok uzun bir süreçtir, Kavga bitmemiştir...

1971 yılında yazar Alice Schwarzerin kürtaj yaptırdığını kamuoyunda açıklamasıyla yaşanır. Hakkında dava açılır. Bunun ardından 374 kadın kürtaj yaptırdıklarını belirterek, kendileri hakkında da dava açılmasını ister. Mahkeme, davayı kapatmak zorunda kalır. Ardından özgürleşme rüzgarları büyümeye başlar.

68 olaylarının ilk kıvılcımı aslında ABDden çıkmıştır. Berkeleyde başlayıp, kısa zamanda dünyayı saran öğrenci ayaklanmalarının kökünde insan hakları savaşımı yatar.

ABDdeki ilk kıvılcım, Avrupaya nasıl ulaştı? Gençlik hareketi ne oldu da toplumun diğer katmanlarını kapsayın, büyük bir muhalefete dönüştü?

Ülke yönetimleri 68 ruhunu bastırmak için ne tür tezgahlar üretti?

Çoğunluğu genç bir çok insanın yaşamını yitirmesine yol açan eylem, direniş ve isyanlar ne gibi süreçler geçirdi?

68 olaylarında yeşeren kadınların eşitlik mücadelesi, çevre ve insan hakları, demokrasi, yeni boyutlardaki anti-kapitalist ve anti-emperyalist hareketler, tüketici hakları, dünden bugüne ve yarınlara da uzanan bir miras... Diğer yandan yaşantımızda artık sözü bile edilmeyen kazanımlar da var 68 hareketlerinin sonuçları arasında; kürtaj, doğum kontrolü, seksüellik, modern eğitim, rock kültürü, sanatta sınırsızlık, savaş karşıtlığı, mini etek, reşitlik yaşı, flört hakkı, prezervatif, jean, karma eğitim, katılımcılık, üniversite özerkliği ve toplumdaki demokratik haklar, bir yanıyla 68 ayaklanmasının yansıması...


Yaşantısının yarısından fazlasını Avrupada geçiren Mete Kızık, İnsanlığın savaşsız, sömürüsüz, özgürlükçü dünyası için bir dönemin tarihini yapanları anlatmayı görev bildiğini söylüyor.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=38&hn=22604

http://www.tulumba.com/storeItem.asp?ic=zBK341004EG824

Amazon ormanları ve tavuk göğsü

Amazon ormanları ve tavuk göğsü

METE KIZIK

Son yıllarda nerdeyse doğa ve çevre olumsuzluklarına karşı suçluluk kompleksi içinde yaşamak zorunda bırakılıyoruz... Doğa koruması adına kullandığımız eşyalardan, yediğimize, içtiğimize kadar her şeyde çevre dostu tüketici olmak istiyor, özen gösteriyor, duyarlaşıyor, yine de suçluluk duygusu ağır basıyor kimi zaman...

Bu duyarlılık örneğin Selçukta 11 yaşındaki Sarp ve Irmak Özdemir’in sokaklarda müzik yaparak orman yangınlarına karşı mücadele için uçak alma kampanyasına katılmasına yol açıyor.

Öte yandan Berlinde yaşayan çevre aktivisti Bernadettein kırmızı et yerine tercih ettiği tavuk etinin öyküsü onu, yeni bir hareketin aktivisti yapıyor. Çünkü biliyor artık; yediği tavuk göğsü, Brezilyadaki Amazon ormanlarının yok edilmesine yol açıyor...

Nasıl mı?

Özellikle batılı ülkelerde son yıllarda kırmızı et yerine tavuk eti revaçta. Geleneksel dönerimiz bile neredeyse tümüyle tavuk ve hindi etinden yapılıyor. Brezilya sadece yılda 100 bin ton tavuk göğsünü Almanyaya ihraç ediyor.

Tavuk ihracatçısı şirketler 100 bin ton kanatlı için 500 milyon tavuk kesiyor. Peki, 500 milyon tavuk üretecek olan kim?

Küçük ve orta ölçekli üreticiler değil, çok uluslu şirketler (ÇUŞ).

ÇUŞların bu kadar tavuk üretmesi için gerekli olan yaklaşık 35 milyon metrekarelik alan nerde?

Dünyanın ciğerleri olarak adlandırılan Amazon bölgesinde, yani adres Brezilya...

Nasıl bu süreç?

Hektarlarca arazide 300 yıllık ağaçlar kesilir, kimin umrunda...

Manzara bununla da sınırlı değil.

İhracat için yol, soğuk hava depoları, paketleme tesisleri gereklidir... Yıllardan beri gelişmiş ülkelerin soya, mobilya, kağıt, yem sanayisinde kullanılmak için yok edilen Amazonlara, bu kez batının tavuk şirketleri dadanır...

Ağaçlar devrilir boy boy. Doğanın dengesi bozulur. Biyolojik denge, ormanla dost yaşayan yerlilerin geleneksel tarım ve yaşam kültürleri hiçe sayılır.

Daha ilginç bir süreç işler bu kez tersine. Batılının sevmediği tavuk başı, butu, ayakları, ciğerleri bu kez tekrar başta Brezilya olmak üzere Afrika kıtasının diğer ülkelerine ve Çine ihraç edilir Almanyadan. Brezilyada küçük hayvancılıkla uğraşan on binlerce köylü, ihracatçı firmaların araç gereç, teknik donanımlarına ve pazar alanlarına boy ölçüşecek durumda mıdır?

Artık küçük bahçelerinde yetiştirdikleri birkaç tavuğu pazara bile getirecek ne şansları ne de yasal hakları vardır... Çünkü GATT anlaşmaları ticarette her türlü sınırlamayı yasaklamıştır ÇUŞlar adına. Çaresiz yüzyıllardır süregelen doğayla barışık yaşamlarına son vermek zorunda kalıp yeni açlar ordusuna katılır, onbinlerce küçük üretici...

Şimdilerde Almanyada çevreci ve duyarlı kesimler Bernadette gibi yaşanan sürece tepki gösteriyor. Bir yandan midelerine indirdiklerinin çevre katliamcısı şirketlerden olup olmadığını, diğer yandan Brezilyalı köylülerin daha da yoksullaşmalarına yol açıp açmadıklarını sorguluyor.

Sonuç, en azından duyarlı kesim için suçluluk, vicdan hesabı ve anti -kapitalist mücadelenin bir alanı oluyor.

Az bir şey olmasa gerek...

mailto:metekizik@cumhuriyet.com.tr

07.02.2009_amazon
     
 

Bulgaristan sudan çıkarıyor, Türkiye sulara gömüyor

Bulgaristan sudan çıkarıyor, Türkiye sulara gömüyor. Dünyanın ilk sağlık merkezi Türkiye'de baraj gölüne gömülmeye çalışılırken Bulgaristan antik Seuthopolis kentini sudan çıkarıyor.

Mete Kızık

Cumhuriyet / Hafta sonu-

Tarihin ilk sağlık merkezi Allioninin baraj suları altından kalmasına sayılı günler kala tartışmalar sürüyor.

Bu önemli antik kenti kurtarmak için sürdürülen girişimler herhangi bir sonuç verecek mi bilinmez ama komşumuz Bulgaristandaki bir proje seçenek oluşturabilir.

Bulgaristanda projesi tamamlanan finansman arayışı sürdürülen antik kent Seuthopolisi kurtarma girişimi ilgi çekiyor.

Seuthopolisin sulara gömülme hikâyesi 1948e uzanıyor. George Dimitrov öncülüğünde Avrupanın sayılı barajlarından Filibenin kuzeyinde, eski adıyla Dimitrov yeni adıyla Koprinka barajı yapımına başlanır. Yapım aşamasında Trakya kralı Kral 3. Seuthesin MÖ. 4 yüzyılda 890 metrelik duvarlarla çevrilmiş yönetim merkezi Seuthopolis antik kenti ortaya çıkartılır.

Önemli bir tarihi bulgu gün yüzüne çıkarılmıştır ancak baraj çalışmaları sürdürülür. Barajın su tutma aşamasına kadar arkeologların çalışmasına izin verilir.

Suyun altında gezi

Çok önemli arkeolojik bulgulara rağmen gün yüzüne çıkarılan Seuthopolis, enerji uğruna 1954 yılında bu kez suların altına gömülür.

Yıllar geçer... Değişim ve ülkenin en eski tarihi mirasına sahip çıkma bilinci, sular altına gömülmüş tarihi unutmaz. Bulgaristanın tanınmış mimarlarından Jeko Tilev kollarını sıvar, tarihi tekrar su yüzüne çıkartmayı hedefleyen projesini hazırlar.

Projeye göre Koprinka Barajının altında kalan antik kent, 420 metre çapında çember duvar içine alınacak, önce sular boşalacak, temizlenip kurumaya bırakılacak. Ziyaretçiler buraya botlarla taşınacak. Camdan asansörlerle su seviyesinin 20 metre altına kadar inilip bu antik kent gezilebilecek. Çemberin iç kısmı bahçeler, teraslarla kafe ve restoranlar ve kültür merkezleriyle donatılacak. Antik kent geceleri tümüyle aydınlatılacak.

Projesini 2002 yılında tamamlayan Tilev, yapım aşaması için girişimlere başlar. Tilevin kurtarma projesi AB ve UNESCOdan ödül alır. Yine de engeller ortaya çıkar. Seuthopolisin UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesinde olmaması önemli bir engeldir. Projeye ödül veren AB mali destek vermez.

Ancak Tilev bunlara aldırmaz, kendini, proje yapmakla görevini tamamlamış saymaz. Bulgaristan Kültür Bakanlığının tam desteğini alır. 80 Milyon Avroya mal olacak bu proje için finansman arayışlarına başlanır. İlk olarak Hollanda, Kuveyt ve Avusturya mali yardımda bulunmaya hazır olduklarını açıklar.

Süreç işlemekte, komşu tarihine sahip çıkmak üzeredir. Bizler ise Allioni ve Hasankeyfi sulara gömüyoruz, ne yazık...

31 Ocak 2009